Sessiz sinema da konuşur

Emek ve evrim kavramları sanatın her dalında bir şekilde mevcut aslında. Sinema sanatı da zamanında teknolojik yetersizliklerden dolayı kendi yaratıcılığını, sessiz ifadelerini ve el emeğini konuşturmuş. Günümüzde teknolojinin katkısı ile bu emek çoğunlukla bilgisayar alanına kaymış görünüyor. Burada eleştirel bir yazı yazacak bilgi birikimim yok ve zaten amacım da bu değil. Fakat sessiz sinema dönemine dair sizi ufak bir tarih yolculuğuna çıkarıp birkaç örnek gösterebilirim.

Meramını kelimeleri düzgün kullanarak doğru bir şekilde iletebilme sanatı yani hitabet başlı başına bir konudur. Fakat derdini kelimeler kullanmadan anlatabilmek benim her zaman ilgimi çekmiştir. Hiçbir duygu konuşmadan anlatılabilen ve anlaşılabilen kadar nüfuz edemez insan ruhuna. Bu yüzden sessiz sinema dendiğinde sadece komedi ögeleri üzerinden seyirciyi eğlendiren, teknolojiden ve efeklerden uzak, eski filmler gelmiyor benim aklıma. Bu filmlerde konu ne olursa olsun, kurgusu, jestleri ve mimikleri gibi detaylarla mesajı iletebilmek ve seyirciyi içine alabilmek bence başlı başına bir sanat.

Bir eğlence sektörü

Resimlerin arka arkaya gelmesi ile hareketli görüntü ilüzyonu elde etme kavramı 1800 'lü yılların başında düşünülmüş ve denenmiş. Fakat muhtemelen toplumsal yapı ve gelişmişlik seviyesi faktörleri 1890 yıllarına kadar 90 yıl boyunca hareketli resimlerin bir eğlence sektörüne dönüştürülmemiş. Bu konuda sanat tarihi okumak gerekiyor tabi daha detaylı bilgi edinmek için. Fakat belki de insanoğlu böyle bir sektörden para kazanacağını düşünmemiştir ve 90 yıl boyunca bir girişim olmamıştır. Veya tiyatro varken hareketli resimleri izlemenin ne anlamı var diyenler çıkmıştır :)

1890 'larda 35mm manyetik film teknolojisi geliştirilince aldığı görüntüyü bu filmlere işleyip projeksiyonla gösteren ilk filmler yapılmaya başlanmış. Bu süreçte sadece görüntü ve ses senkronize edilemiyormuş. Bu yüzden salonlarda gösterilen filmler bazen seslendiriciler tarafından dialoglar okunarak aktarılıyormuş. Bazılarında ise canlı müzik çalarak filme renk katmaya çalışmışlar. Bazıları ise filmi izlemenin yanında müziğin dikkat dağıtıcı olduğundan bile şikayetçi olmuş. Sonunda 1920 yıllarında ses ile beraber senkron oynatılan ilk filmler yapılmaya başlanmış teknoloji elverdiği için. Sonrasında bazıları 1930 'lı yıllarda dialogları da işin içine katmış ve günümüz sinema sektörüne en yakın noktaya getirmiş. Bu noktada Charles Chaplin bazı filmlerini dialogsuz yapmakta ısrar etmiş. Sonrası konusunda biraz felsefe yapacağım ama birkaç örnek vereyim. Bu dönemdeki filmler için verilen emek hakikaten takdir edilesi.

Dikkate değer birkaç örnek

Youtube 'da bulabileceğiniz birçok sessiz filmden birisi olan "One Week" zamanın sirk cambazları tarafından hazırlanmış. Evet sirk cambazı olarak çalışan Buster Keaton bu becerisini eğlenceli bir sessiz filme de taşımış. İzleyeceğiniz bu kısa filmde herhangi bir model veya stunt dublörü yok. Yani bütün film gerçek ölçeğinde dekorlarla ve aynı kişiler tarafından oynanıyor. Bu filmi 2015 yılında restore etmişler. Bazı başka restorasyon filmler de mevcut tabi. Bu kısa filmin konusu çok hoş :)

Bu adamın filmlerindeki en iyi stunt 'ları da bir videoda toplamışlar. Günümüzde CGI ile uçmak kaçmak kolay tabi. Bazı hareketlerine şaşırıyorum, insan hayatını bir film için neden tehlikeye atar diye.

Tabi ki sessiz sinemadan bahsederken Charles Chaplin 'den bahsetmemek saçma olur. İzleyip beğendiğim en iyi 3 filmi ile ilgili bazı bilgileri yazayım.

Gold Rush (1925) isimli filmin hem oyuncusu hem yönetmeni hem de yazarı Chaplin Alaska 'ya giden altın avcılarından etkilenerek bu filmi yapmaya karar vermiş. Hatırlanmasını en çok istediği filmmiş aynı zamanda. Bu filmin sonunda kalan kısım, çekilmiş olan kısımın 27 'de 1 'i kadarmış. Yani her 1 dakika için 27 dakika çekilip 26 'sı editleme ile elenmiş gibi düşünün. Mükemmeliyetçilik böyle birşey. 1942 'de tekrar gösterime girmiş bu sefer müzikle beraber. Müziğinin ise çoğunu Chaplin bestelemiş.

City Lights (1931) ise Chaplin'in en sevdiği filmmiş. Bu film aylak kahramanımızın kör bir çiçekçi kıza aşık olmasını konu alıyor. Bu filmde çiçekçiden çiçek alma sahnesini ikna edici bulmadığı için tam 342 kere çekmiş. Burada sessiz anlatımın zorluklarından birisi ortaya çıkıyor tabi. Seyirci bir bakıma kendi dialoglarını kafasında oynatacağı için mesajını ve duygularını doğru ifade edebilmek önemli. Filmin galasına Einstein da katılmış ve sonunu gözyaşları içinde bitirmiş. En kalabalık sahnelerde bile Chaplin bütün figüranların nasıl rol yapacağını onlara göstererek sahneleri hazırlamış. Figüranları da bir kere oynamış yani. Çeşitli sebepler yüzünden 180 günde çekilmesine rağmen 3 yıl kadar post production 'da kalmış ve 3 yıl gecikmeli olarak yayınlanabilmiş.

Modern times (1936) isimli film sanayileşme dönemini mizahi bir şekilde ele alıyor. Sanayileşmeyi aslında modernize olmak değil de makinize olmak anlamında değerlendiren iğneleyici ve düşündürücü ve hatta ileri görüşlü bir komedi filmi yani. Bu filmde 2 enteresan sahne var. Birisinde fabrikadaki makineye giriyor yanlışlıkla ve dişlileri arasında gidip geliyor çizgi filmlerdeki gibi. Bu sahne çok rahatsız olduğu için tekrarlamamak adına geri çıkış sahnesini sadece tersten oynatmakla yetinmiş. Bir de meşhur bir paten sahnesi var. Aşağıdaki sahneyi çekmek için alt katları kameranın önüne koyulan bir resim ile göstermişler. Yani aslında orada boşluk yok, çok güzel bir açıyla yerleştirilmiş basit bir resim var :)

Sessizlikte daha fazla anlatabilmek

Başta söylediğim gibi zamanında teknolojinin yetişemediği noktalara insanların el emeği yetişiyormuş. Günümüzde belki düz yolda yürüyemeyecek insanları sinemada uçarken kaçarken izliyoruz bazen. O zamanlar belki de ufak tefek hatalar seyirci tarafından göz ardı edilebiliyordu. Şimdi mükemmeliyetçi olduk bütün imkanlar elimizde olduğu için ve beğenme eşiğimiz de yükselmiş oldu. Bir yandan da yaratıcılık kavramı endüstriyel hedeflere kurban gidiyor zaten. Buster Keaton 'ın sikr cambazlığını bir filme dönüştürmesi o zamanlar için bir devrim aslında. Chaplin 'in bir sahneyi bile yüzlerce kere çekmesi mesela. Eser dediğin şey kalıcılık içermelidir. Zamanında siyah beyaz filmlerde anlatılan konular basit ama filmler kalıcı idi. Şimdi konularımız karmaşık fakat filmlerimiz basit. Chaplin demiş ki "We think too much and feel too little" yani çok düşünüyor ve az hissediyoruz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)


Bir yorum yazabilirsiniz