Getirisi - götürüsü

Bundan yaklaşık 1 yıl önce yerli Getir uygulaması Türkiye 'nin 2. unicorn yani 1 milyar dolarlık şirketi olmuştu. Yazımın konusu Getir uygulaması değil fakat çıkış noktası burası. O zamanlar gözle görünmeyen bazı olası sorunlar gelmişti aklıma. Aradan 1 yıl geçti ve Türkiye 'de enflasyona bağlı olarak kurye eylemleri patlak verdi. Bu yazıda da genellikle yaptığım gibi işin başından alıp, diğer büyük uygulamalarla birleştirip, süreci ile değerlendirerek sonucunu anlamaya / anlatmaya çalışacağım.

Geliyordu gelmekte (getirilmekte) olan

Sene 1923, cumhuriyet yeni ilan edilmiş falan diye başlıyormuşum :) Hayır o kadar geriye gitmemize gerek yok, çünkü son yıllarda değişimlerimiz yeterince hızlı. İnternet çağı gelmeden önce telefonla pizzacıdan, dürümcüden veya kebapçıdan sipariş veriyorduk fakat bu sipariş verme mantığı o kadar da yaygın değildi. Dağıtım ve eleman masrafları söz konusu oluyordu. Bu yüzden biz gidip yaptırıyorduk çoğunlukla. Sonra internet ile beraber online sipariş dönemi geldi ve çok önemli bir kavramı yeniden keşfettik. Bu kavram da tembellikti. Ayrıca telefonlar dakikalarca meşgul olmuyor, siparişler eksiksiz ve hatasız anında esnafın önüne düşebiliyordu. Sonrasında bu yöntemler gitgide yaygınlaştıkça bu pazarı domine etmek isteyecek girişimler de girişimlerine başladılar.

Yakın zamanda bu girişimlerin sonuçlarını almaya başladık. Online sipariş dünyası öncelikle e-ticaret olarak gelişti. Gidip görmek yerine bakıp alabilmek çoğumuzun işine yarıyordu tabi. Sonrasında bu ticaret marketlerde ve restoranlarda da kullanılır oldu. Bu şekilde günümüze geldik ve birçok alışverişimizi yapmaya ve yemek siparişimizi vermeye ve hayati ihtiyaçlarımızın önemli bir kısmını internet üzerinden sağlamaya başladık.

Bu aşamada ortaya çıkan büyüyen gelişen uygulamaların arkasında büyük emek ve çalışma var. Bunu göz ardı etmemek gerekiyor. Dijital dünyada iş yaptıkları için en temelde iyi bir yazılıma ihtiyaç duyuyorlardı. Bu konuda yatırımlar ve arge yaparak günümüzde yazılım dünyasında da büyük yer kaplar oldular. Özetlersek: Yurtdışında daha önce başlamış olan bir akım Türkiye 'de de yer etti ve bu ülkenin 2. unicorn şirketini çıkardı. 1. si Peak Games 'di ve bir oyun şirketi idi. Buraya kadar her şey normal görünüyor.

Biz insanlar olayları neredeyse hiçbir zaman tarihi ve sosyolojik açıdan değerlendirmiyoruz. Bir fikir bir uygulamaya, sonra bir alışkanlığa, sonra da bir norma dönüşüyor. Bu süreçte benim özellikle dikkatimi çeken bazı noktalar var. Birincisi belirttiğim gibi tembellik. Başka bir anlamda da hizmete alışkanlık ve sonrasında bağımlılık oluşması. İkincisi de bütün bunların içinde de başarı dediğimiz kavramın büyük meblâlarda paralar ile ölçülüyor olması.

Madalyonun öteki yüzü

Konuyu e-ticaret ve e-market olarak ikiye ayıracağım burada. Türkiye 'deki yerli uygulamaların reklamlarından mide bulantısının geldiği kara cuma gibi günleri zaten hatırlıyorsunuzdur. Orası tüketim çılgınlığımız ile beslenen ve güçlenen bir canavar ve telefonundan pantolonuna, ev aletinden evcil hayvan yemlerine kadar bütün üreticiler orada bir şekilde konunun içinde. E-market tarafında işler biraz karışık. Bu uygulamaların reklamlarında dikkatimi çeken birkaç noktaya değineyim:

Reklamlardaki ifadeler alışverişimizin kolaylıkla ve hızlıca geldiğinden bahsediyor. Hemen iste gelsin, hemen kapında, yarın kapında, aradığın ne varsa kapında, aklındaysa kapında... Yani birileri bizim yaşayabilmemiz için gereken işlevleri bizim için kolay ve hızlı bir biçimde yerine getiriyor. Bunun reklamını yapmak için de bizim tembelliğimize ve rahatımıza düşkünlüğümüze vurgu yapıyorlar. Düşününce biraz garip gelmiyor mu size? Kötü niyetli olmasa bile ve rakiplerine karşı alamet-i farika olarak belirtilse bile slogan siz oturun ve rahatınıza bakın diye yazılmış. Günümüz dijital dünyasında her şey fiziksel olarak yapılmak zorunda değil elbette. Ama iş bu kadarıyla sınırlı kalmıyor.

Mahallenizin bakkalı, kasapı ...vs gibi kavramlara da el atmaları geliyor sırada. Küçük esnaf bu platformlara kayıt oluyor ve belli bir ücret veya komisyon karşılığında online satışlarını yapabiliyor. Gizli ve modifiye edilmiş bir kapitalizmi ekonomik sistemin içine enjekte etme çabası bu. Genişleme değil domine etme sistemi. Çünkü bir noktada bu uygulamalar o kadar tekelleşiyor ki karşısında rekabet etmeye çalışmak anlamsızlaşıyor. Bizler de genelde mahalle bakkalının ekonomisine katkı olsun diye fiziksel olarak gidip alışveriş yapmıyoruz. O bakkal da insanların bu rahatına düşkünlüğü karşısında kendi çapında büyük markaların alternatifi olamıyor zaten. Böylece tekel olan markaya biat etmek zorunda kalıyor. Bu uygulamalar da reklamlarında mahallenizin esnafını da düşünüyoruz mesajı veriyor.

Yazılım alanında da bu şirketler popüler oldukça çalışanlarına daha iyi maaşlar verebiliyor. Ayrıca güncel teknolojileri kullanma ve arge yapma imkanına sahip oldukları için daha cazip görünüyorlar. Yazılımcılar da ister istemez bu şartları çekici buluyor. Sonuçta yine büyük şirketler küçük şirketleri yutmuş oluyor. Ülkeye başka şekillerde katma değer üretebilecek bu girişimler ise küçük balık gibi yem olabiliyor.

Bu süreçte atladığımız çok önemli bir konu da iletişim. Bir mağazaya gidip satış elemanı ile bir konu konuşmak, fikir almak veya markette bakkalda tanıdıklara rastlamak, esnaf ile sohbet etmek gibi alışkanlıklarımız da öldü epeyce. Clubhouse ve Facebook yazılarımda bahsettiğim gibi hizmetler alışkanlıklara dönüştü ve konuşma alışkanlığımızı yok etti. Siparişi teslim eden kurye ile bile konuşmuyoruz ki zaten onun da yetiştirmesi gereken siparişlerden dolayı zamanı olmuyor. İşte burada eylemlere atlayabiliriz.

Eylemler

1 yıl önce Getir konuşulurken büyük paralardan bahsediliyordu başarı hikayesi olarak. Burada monopolization yani tekelleşme gözden kaçırılıyordu. Ocak ayı itibari ile Türkiye 'de ekonomik kriz ortamı gözle görülür hale geldi. Bu yüzden online sipariş markaları için çalışan kuryeler ve hatta kargo dağıtıcıları bile eylemlere başladı. Getir, Trendyol, Banabi, Yemeksepeti, Hepsiburada gibi şirketlere kendi araçları ile dağıtım hizmeti veren kuryeler iş şartlarından ve zamlarından şikayet ettiler. Bazıları da işçi statüsünde kabul görmedikleri için veya sendikal haklara sahip olmak için uğraştılar. Burada amacım taraf tutup bir tarafı yermek değil.

Pandemi ile dünyada zaten var olan taşeron yada alt yüklenici dediğimiz iş modelleri epeyce yaygınlaştı. Şirketler kendini işçilere bağımlı kılmak yerine hizmeti alabileceği sağlayıcıları seçmeye başladı. Şirketlerin olağandışı istekleri ve anlaşmaları dayatabilmesi lüksünden dolayı bu anlayıştan doğan sorunlar oluyormuş dünyada. Fakat Türkiye 'de ciddi ekonomik sıkıntılar yüzünden daha çok ses getirdi bu konu. Google 'da "courier protests" şeklinde aradığınızda yabancı basında Türkiye haberleri çıkıyor. Bu şirketler kötü niyetli olsaydı çok daha zor şartları işçilere dayatabilirdi. Arkalarına siyasi gücü alabilirlerdi. İşler bu noktaya biraz da bizim sayemizde geldi ve bizim hayatlarımızda etkin olmaya başladı. Rahatlık talep ettiğimiz için bunu arz edenlere güç verdik. Bu yüzden şirketleri değil kendimizi de değerlendirmemiz gerekiyor.

Başarıyı değil sayı fetişizmini alkışlıyoruz ve önemsiyoruz. Başarıya giden yolu milyonerlerden dinliyoruz. Kapitalizmi kötüleyenler olsak bile fark etmeden onu körüklüyoruz. Genişleme stratejisi değil domine etme ve tekelleşme hedeflerini makul görüyoruz. Daha fazla imkan sağlamak değil, daha çok bağımlı hale getirmek için pazarlıyoruz. Bakınız mesela oyunların açıklamalarına: Bağımlılık yapıcı diye yazıyorlar kelimenin tam anlamıyla.

Zamanında "yatırım almak başarı hikayesi midir" başlığı ile bir yazı yazmayı düşünmüştüm. Bu günlerde yaşayabileceğimiz sorunları önceden görmüştüm bu konuda mütevazi olmayacağım :) Şimdi girişimcilik kelimesinin geçtiği her konuşmada büyük paraların döndüğü, piyasaların ve küçük ve orta ölçekli oyuncuların asimile edildiği yaklaşımlardan bahsediyoruz. İşini hakkı ile yapma konusu ortalıkta yok bile. İnsanlık için bir şeyler yapmak diye bir düşünce de yok. Kârları maksimize etmek var mesela. Bizler de bunları alkışlıyor, örnek alıyor ve gösteriyoruz. Girişimci gençler paradan, borsalardan, hisselerden ve şirket büyüklükten konuşuyor. Belki de bir noktada durman gerekiyordur hani azı karar çoğu zarar ortası yarar derler ya. Belki de bütün şirketler devleşmek zorunda değildir. Bu kapitalizm de değil, aç gözlülük. Yani bir anlayış.

Getirmesi tamam, ya götürdükleri?

Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim zaman zaman. İnsanoğlu ürettiği veya türettiği kavramların ya esiri oluyor yada bu kavramlar ile kendi topuğuna sıkıyor. Tarihte bunun yaşanmış birçok örneğini bulabileceğinize eminim. Günümüzdeki sorun süreçlerin çok hızlı ilerleyebilmesi ve kavramların dezenformasyona çok açık olması. Rahatta iseniz tehlikedesinizdir diye söylerim bazen. Çünkü hizmet sektörü siz rahat edesiniz diye değil bağımlı olasınız diye gelişiyor. Facebook gittiğinde de yaşadık aynısını.

Bu uygulamaları ve hizmetleri ister istemez kullanıyoruz ve kullanacağız da. Dijital dünyaya ayak uyduracağız ve belli bir oranda hayatlarımız ve alışkanlıklarımız tabi ki değişecek. Fakat günümüzdeki bu devlerin arka planlarında ister istemez sosyoloji (+ manipülasyon) da olduğunu unutmayın. Geleceği şekillendiren alışkanlıklara ve kavramlara katkıda bulunduğunuzu unutmayın. Para parayı çeker ama bu para da sizden çıkar, unutmayın. Büyük balığın küçük balığı yediği dünyada sizlerin balık yemi yerine konulduğununu unutmayın. Bloguma ara sıra uğramayı da unutmayın :) Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)


1 Yorum

  • Hümeyra

    05 Mart 2022

    Çok güzel👍🤗

Bir yorum yazabilirsiniz