Kış aylarının gelmesi ile sağlıkçıların da tahmin ettiği gibi korona virüsünün yayılması gözle görülür şekilde hızlandı. Aşı çalışmaları bir yandan devam ediyor ve görünürde yine kısıtlar ve yasaklar var. Korona ile ilgili yazdığım ilk yazıda bazı sayısal örnekler ve bilgiler vermiştim ve insanların bencil ve bireysel davrandığından ayrıca bahsedeceğimi yazmıştım. İnsanların virüs karşısındaki hatalı tutumlarının örneklerini zaten gördük, duyduk ve sonuçlarını yaşıyoruz. Bu yazıda buna sebep olabilen etmenlerden bahsedip biraz kendi analizimi yapacağım. Bireyselcilik konusu daha geniş yer hakediyor. Bu yüzden o konuyu biraz daha araştırarak ayrıca yazmaya karar verdim. Bu yazıda bu anlayışın sonuçlarına kısaca değineceğim.
Normalde bireyselcilik çeşitli felsefi alanlara ayrılmış anladığım kadarıyla. Yani nerede ne amaçla bireysel olgularını öne alıyorsun sorusunun cevabına göre farklı yansımaları oluyormuş. Biz insanlarda "tuzu kuru" olma veya bu yolda yapılan eylemler bütünü olarak sirayet etmiş. Sonrasında üzerine dış dünyaya kayıtsızlık eklenmiş. Ben bunu virüs açısından değerlendirdiğimde (ilk yazıda bahsetmiştim) sosyal mesafe kavramı totalde senden çok başkalarını korumaya yönelik diye. O zamanlar endişeliydim insanlar gerçekten başkalarını tehlikeye atmaktan kaçınmak için gerekli tedbirleri alır mı diye. Çünkü empatiyi geçtim, kendisini korumak için bile tedbirden kaçanlar (kendisini virüsten daha güçlü görenler veya gerçeklere gözünü kapamış olanlar) başkalarını kendisinden fazla düşünür mü diye sormuştum kendi kendime. Virüs ile ilgili haberlerde pozitif vaka olup söylemeyerek düğün yapanları, apartman görevlisinin virüse yakalanıp evinde oturanları hasta etmesini, karantinadan kaçanları, ağzına kadar dolu toplu taşıma araçlarını, ceza yazıldığı halde parasını verip dikkatsiz gezmeye devam edenleri ve hatta virüsün de uydurma olduğunu savunanları görmüş veya duymuş olabilirsiniz.
Bencillik + vurdumduymazlık ikilisi çok tehlikeli. Senin sayende hastaneler doluyor ve başkalarına yer kalmıyor. Sağlık çalışanı senin yüzünden zaten evine gidemiyordu bir de üstüne hasta olup hayatını kaybediyor. Başka insanlar evden çıkmadan bile hasta oluyor. Hayır biraz da düşünsen, toplum içinde yaşadığına göre birey olarak kendi çıkarlarını öne alırken başkalarınınkini de hiçe saymakla kendine nasıl bir fayda sağlamış oluyorsun? Yarın sen de hastanede yer bulamayacaksın ve kendi yaptığının karşılığını göreceksin. Günümüz dünyası tamamen bağımsız yaşayabileceğin bir yapıda çalışmıyor. Bencil olan insan bir şekilde bunun farkına varabilir veya değişebilir belki ama bu değişimi engelleyen 2. aşamaya vurdumduymazlık diyoruz. Kendi çıkarlarını herkesten önce düşünmekle başlıyor, sonra başkalarınınkini hiçe saymaya doğru kayıyor. Bir adım ilerisi başkalarının kötülüğü için çaba göstermek zaten. Bu bir hayvan topluluğunu bile ayakta tutamayacak kadar sakat bir anlayış, ki hayvanlar çoğunlukla öncelikle kendi çıkarını gözetir ve bazen yavrusunu bile yer. Ama gel gör ki 2. aşamaya geçip başklarını yok sayma veya zarar verme yoluna gitmez. Mesela gereğinden fazla avlanmaz.
Avrupa şimdiden lockdown uygulamalarına başladı. Türkiye de yavaştan oraya doğru gidiyor mecburen. Burada ülkenin ekonomik durumunun avrupalı ülkelere nazaran çok daha hassas olduğunu zaten biliyoruz. Bazı şirketler mecburen çalışanlarını işten çıkarmıştı veya iflas etmişti. Bazıları çalışanlarını risk altında çalışmaya zorluyordu ama yetmedi. Kış aylarında bazı sektörler (restoran kafe spor salonu sinema tiyatro gibi) tamamen çaresiz kalacak gibi görünüyor açık hava alternatifi olmadığı için. Benim aklıma da şu geliyor: 2 hafta boyunca 80 milyon evde otursa daha sonra yurtdışından gelenlerle veya false negative olan testlerle tekrar yayılma ihtimali yok mu?
Bir de açıklanan vaka sayıları ve kafa karışıklığı var. Yaz aylarında turizm sektörü yaralanmasın diye vaka ve ölüm sayılarının eksik ifade edildiğini söyleyenler var. Son günlerde Türkiye 'de açıklanan vaka sayısı mantığı da değiştirildi ve günlük sayımız bir anda fırladı. Bu yüzden de bazı insanlar verilere de güvenmiyor. Buradaki politik yaklaşımlar da kaçınılmaz olarak ülkenin kendi ekonomisine dokunuyor. Bugünü kurtardıysak yarını kaybetmek pahasına mı? Dünyada da bazı ülkeler farklı yaklaşımlar gösterdi tabi. Kimisi fazla sıkmadı ve toplu bağışıklık oluşturmaya çalıştı ama vaka sayıları uçtu. Çin bildiğim kadarıyla insanları zorla eve hapsetmiş ve hatta evlerinin kapılarının önünü demirle kaynak yaparak kapatmış. Hatta drone 'lar ile takip etmiş diye duydum. Haziran ayında Türkiye 'deki ölüm oranı avrupadan az görünüyordu. O zamanlar en çok vakanın görüldüğü İspanya ve İtalya ile karşılaştırmıştım. Güncel bir karşılaştırma daha yapayım.
Üç ülke için güncel veriler hem WHO 'nun sitesinde hem de Wikiepedia 'da mevcut. Son 2 haftadır günlük vaka sayıları Türkiye için ortalama 20 bin civarında, İspanya için 15 bin kadar ve İtalya için 25 bine yakın. Günlük ölüm sayıları da (yine aynı söz geliyor aklıma bir insanın ölümü trajedi ama milyonlarcası istatistiktir demişler ya) Türkiye için günlük yaklaşık 200, İspanya için 300 ve İtalya için 500 kadar. Haziran aylarında yazdığımda da yayılma hızı ve ölümler benzer oranlardaydı bu 3 ülkede. Türkiye, İspanya ve İtalya için bu linklerde devamı ve hikayesi mevcut. Koca ülkeye virüsü belki de 3-5 kişi getiriyor düşünsenize.
Pandeminin sonbahar aylarında yükselişe geçeceğini tahmin ediyorlardı sağlık çalışanları ve uzmanlar ve öyle de oldu. Hem bağışıklık sisteminin zayıf kalması hem de insanların açık ortamlardan çok kapalı yerlerde zaman geçirmeye yönelmesi de bunu hızlandırdı. Ayrıca normalleşme adına bazı iş yerlerinin personeli yakın temaslı çalışmaya zorlaması bir yandan, toplu taşıma araçlarındaki dikkatsizlik veya bunları kullanmaya mecbur olunması bir yandan. Virüsün başka hastalıklarla karıştırılması da ayrı bir sorun. Bu koşullarda ve bilinçsizlik + duyarsızlıkta virüs patlamasın da ne olsun ki.
Virüs temizlik anlayışımızın da yetersiz olduğunu kanıtlamadı mı? Küçükken annelerimiz babalarımız her yerde bakteri virüs var diye uyarırdı ama bu temizlik alışkanlığı kazandırmaktan çok korkmayı öğreten bir yöntem olmadı mı? Muhtemelen her türlü eğitim sisteminde olduğu gibi bunda da bilinçlendirme yolu ile öğretilmesi gerekiyordu belki de. Önce bakteri nedir virüs nedir öğretmek, sonra bunların ne zararlar vereceğini örneklemek, sonra kendini hasta etmekle beraber başkalarını da hasta edebiliyor olduğunu fark ettirmek belki mantıklı olabilirdi. İşin ucu yine kendisinden başkasına değdiğinde tabi duyarsız insanoğlunun da özen seviyesi azalıyor malesef.
Bu arada korona virüsünün de mutasyona uğrayıp her sene tekrar edebilmesi sanırım küçük de olsa bir ihtimalmiş. Bu da bulunan bir aşının bile ilerde güçsüz veya işlevsiz kalabileceğini gösteriyor. Sorun üretip çözümleri satma yaklaşımı vardır ya, buna dönüşmesinden korkuyorum aslında en çok. Krizi ticari bir fırsata çevirmek için birilerinin uğraşması da muhtemeldir belki. Tabi bu biraz komplo teorisine de benziyor evet ama insan düşünüyor yapan da insan olunca. Komplo teorisi söz konusu olduğunda aklıma gelen bir anlayış daha var. Virüsün yalan olduğuna inananlar veya aşıya aşırı şüphe ile yaklaşanlar veya direkt olarak aşı ve ilaç karşıtlığını savunanların aşı olmadan virüsü patlamaya hazır bomba gibi oradan oraya yayması olasılığı da düşüncesiz ve bilinçsiz hareketlerden kaynaklanabilecek ayrı bir korku sebebi.
Özetle normalleşme dediklerinde iş hayatı ve soyal hayatın akışının normale dönmesi hedefleniyordu. Ben o zamanlar insanlık namına eksiklerimizin olduğunu yazmıştım. Bu yüzden tam da bugünlerde virüs yükselişe geçmişken "sen normalleşme" anlamında kullandım kelimeyi. Yaşadığı dünyayı bile yaşanmaz hale getirmekten çekinmeyen insanın normali normal değil çünkü. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Bir yorum yazabilirsiniz