Bundan birkaç yıl önce bana sorsanız felsefe üzerine bir blog yazısı yazabileceğimi düşünmezdim ve yazamazdım da :) Son zamanlarda felsefe üzerine merak edip bazı araştırmalar yaptım. Biraz internetten okudum fakat felsefenin alanının ve geçmişinin kocaman bir deniz olduğunu fark ettim. Bu yüzden bulabildiğim en özet kaynağı aradım ve bir kitapta buldum. Her ne kadar kitap batı felsefesi üzerine yazılmış olsa da Felsefenin Kısa Tarihi, antik Yunan 'dan günümüze kadar sirayet etmiş önemli filozofları özetliyor. Kitabın kapak resmi ise aşağıda. 3 parçadan oluşan bu yazı dizisinde bu kitabın bir özetini yapmaya çalışacağım. Tabi ki felsefenin alanı bu yazıdan da kitaptan da çok geniş. Üzerine saatlerce konuşulup irdelenebilecek fikirler var ki fikirlerin doğası böyledir zaten. Bu minik yazı dizisi sizin için özetin özeti olmuş olacak.
Felsefenin en önemli sorularından birisidir neden sorusu. Bu yüzden ben de ilk başlığı böyle seçtim. Neden bu kitabı okuyup yazı dizisi şeklinde filozofları özetlemeye karar verdim? Amacım daha yeni yeni öğrendiğim felsefeyi başkalarına anlatmak değil çünkü buna zaten birikimim yetmez. Kitabı okurken en çok merak ettiğim şey felsefenin evrimi idi. Bilinen insanlık tarihi içerisinde dinlerle ve tarihsel olaylarla beraber insanın iç veya dış dünyaya bakış açısının nasıl değiştiğini, geliştiğini ve şekillendiğini merak ediyordum. Batı felsefesi alanında bu kitap epeyce yardımcı oldu. Doğuya da uğramam gerekiyor bir ara :)
Benim amacım bundan sonra felsefi akım oluşturabilecek bir düşünce sistematiğinin nelerin üzerine kurulabileceğini veya ideali bulabilmesi için nasıl şekillenmesi gerektiğini düşünmek. Yani geçmişten gelişine bakarak geleceği kestirmeye çalışmak. Bunun için de kitaptaki önemli gördüğüm noktaları ve filozofları ve onların düşünce sistematiklerini kısaca anlattım. Ayrıca bana kalırsa düşünebilen ve sorgulayabilen her insan bir şekilde kendi felsefesini de oluşturabilir bu hayatta. Fakat "bunun benzerini yapmışlardı" şeklinde bir kalıp cümlemiz var ya, işte düşündüklerimizin de benzeri düşünülmüş, sorulmuş veya konuşulmuş olabiliyor.
Bu yazı dizisi sayesinde sizler de felsefeye girişin özeti olan kitabın özetini okumuş olacaksınız. Yazılarda kendi çıkarımlarımı ve yorumlarımı italik yani eğik font ile yazdım. Bu sayede kitaptan öğrendiklerim ile kendi yorumlarım birbirine karışmamış olacak. Tabi ki son yazıda bütün bu bildiklerim üzerine ne koyabilirim sorusunu da soracağım. Bu yazı dizisine kitaptaki bütün filozofları almadım. Daha çok ilgimi çekenleri aldım diyebilirim. Buyurunuz iyi okumalar.
Kitabın başında antik yunan filozoflarından başlıyoruz ve günümüz 1900 'lü yıllarına kadar geliyoruz. Zamanında Socrates, Platon, Aristo gibi filozofların kendilerinden önce referans alabileceği bir tarih veya birikim yoktu. Bu yüzden kitapta felsefenin hızlıca evrimini görmüş oluyorsunuz. Daha sonraki düşünürlerin bazıları Sokrates veya Platon gibi büyüklerin üzerine birşeyler koyarak ilerleyebilmiş. Birçokları varlık, yokluk, gerçeklik, tanrı, mutluluk, etik gibi insanüstü kavramlara kafa yormuş. Bazıları sadece felsefe alanında değil fizik, geometri, matematik, kimya, edebiyat ..vs alanlarda da bilgi sahibi ve dünyaya mal olmuş çalışmalar yapmış. Bazıları için "bu kitapta bunun ne işi var ki" diye düşünebilirsiniz uyarmadı demeyin :)
Felsefe insanlık tarihi ile beraber gelişirken çevresel etkenler ve tarih, zaman zaman üretilen felsefeleri şekillendirmiş. Fakat felsefi akımlar tarihi nadiren şekillendirebilmiş gibi görüyorum. Bu tarihin bir noktasında hıristiyanlık yayılım gösterdiği için ve kitap batı felsefesi üzerine yazıldığı için inanç sistemlerinin getirdiği bazı kavramlar felsefi akımlarda yer etmiş veya yeni akımlara sebebiyet vermiş. Bana sorarsanız bu olağan bir durum. Düşünme yetisi tanrıdan geliyorsa tanrı tarafından gönderilen herşey en az 1 kere düşündürecektir :) Çok düşünen insanlar ise biraz olağan dışı veya gıcık olabilirler. Gıcıklığın öncüsü olan Socrates ile başlayabiliriz.
Sürekli sorular soran, konuşan ve iğneleyen bir düşünürdür. İnsanların bildiğini veya inandığını söyledikleri şeyleri sorgulamalarını sağlayabilme yeteneğine sahiptir. Gerçeklik üzerine çok düşünür ve insanların bildiği şeyleri aslında bilmediğini söyler. Benim kitapta okuduğum en çapıcı örneği şu idi: Bir arkadaşınızın kendini öldüreceğini bilseydiniz, sahip olduğu kesici eşyalarını çalar mıydınız? Bu soruyu ahlak-doğru-yanlış kavramlarını irdelemek üzere sormaktadır. Hırsızlık yapmak tasvip edilen bir davranış değildir ama bir noktada haklı bir eyleme dönüşebilir mi? İşte bunun gibi örneklerle doludur hayatı. Fakat çoğunlukla yazmak yerine konuşmayı tercih ettiği için genelde hakkında söylenenleri biliyoruz. Hikayesinin tamamı bundan çok daha geniştir. "Erdem bilgidir" sözü ona aittir. Kendini bil felsefesinin ise öncüsüdür diyebiliriz. İnsanın kendisini tanıması gerektiğini söyler. Ölümü ise atina tanrılarını ihmal ettiği gerekçesi ile idam edilmesi ile olmuştur. Zaten savunması ile ünlüdür. İdamına itiraz etmez aksine yargıçları sinir eder.
Kendini bil öğretisini ilk ortaya atan düşünür olması bence çok önemli bir dönüm noktasıdır. Hatta insan hem kendisinden hem de bildiğinden emin olmamalı ve kafasının içinde bir yerde sürekli bu doğru mu ve ben kimim veya neyim şeklinde sorular olmalı. Felsefenin bir parçası dünyayı anlamaksa bir parçası da kendini anlamaktır. Bu açıdan sorduğu soruların ve bakış açısının insanın düşünsel yönelimleri için temel oluşturabileceğini düşünüyorum.
Sokrates 'in öğrencisi olan platon (belki de sokrates 'in başına gelenler dolayısı ile) devlet kavramı üzerine çoğunlukla kafa yormuş. Devletin filozoflar tarafından yönetilmesi gerektiğini savunmuş. Hatta bir toplulukta herkesin oy vermemesi ve yönetimde söz sahibi olmaması gerektiğini söyler Platon. Bunun bir örneği şöyledir. Bir gemi düşünün içinde mürettebat ve yolcular bulunuyor. Geminin komutasına kimin geçeceği konusunda oylama yapılacak fakat yolcuların bir kısmının gemi kullanmak konusunda hiçbir bilgisi yok. Bu insanların bu yönetimde söz sahibi olmaları yani bilinçsiz oy kullanıyor olmaları mantıklı mıdır?
Platon 'un gerçeklik üzerine yaptığı sorgulama ise mağara alegorisidir. Bu bir benzetimdir. Bir mağarada doğan ve hayatı boyunca mağara içerisinde zincire bağlı yaşayan bir insan farz edin. Bu insana hayatı boyunca mağara duvarında çeşitli gölgeler gösterilirse onun bütün gerçekliğini bu gölgeler belirleyecektir. Öyle ki, bir gün zincirlerinden kurtulup mağaranın dışına çıkacak olsa dünyayı çok karmaşık ve tehlikeli bulup tekrar mağaraya dönmek ve gölgelerin gerçekliğine inanmak isteyebilir. Platon görünen yani bilinen ve görünmeyen yani bilinmeyen şeklinde bir ayrım yapmıştır. Bu da idea 'lar ve uygulanışları veya gerçeklemeleri şeklinde ifade edilebilir. Platon da Sokrates gibi çok soyut düşünen ve soyut kavramlar üzerinde konuşan bir filozoftur.
Demokrasi ile ilgili düşünceleri yanlış şekilde yorumlandığında diktatörlüğe dönüşebilir. Ama bu konuda haksız da değildir. Bilinçsiz bir tercihin sonucunda olanlar başka insanlara da olmaktadır. Tabi ki demokrasi konusu üzerine uzun uzun yazılabilir ama bu yazının konusu değil. Platonun mağara alegorisine Metaverse üzerine yazdığım yazıda değinmiştim.
Platon 'dan sonra gelen öğrencisi Aristoteles ise kendinden öncekiler gibi soyut kavramlar yerine somut şeylerin felsefesini yapmaya koyulmuş. Aristotelesin aradığı şey ise hakiki mutluluk kavramı, yani mutluluk nedir ve nasıl elde edilebilir sorusu. Bu konuda yazdıkları ise çok karmaşık olduğu için fazla anlaşılamamış ve hatta sorgulanamamış bile. Mesela aynı ağırlıktaki bir metalin bir odundan daha hızlı yere düşeceğini düşünmüş fakat aksini ispat etmeye uzun süre kimse girişmemiş.
Kitapta uzun uzadıya anlatmasa da Aristoteles madde ve fizik üzerine çokça düşünmüş. Hatta somut varlıklarla ilgilendiği için varlık kavramını anlamanın bir sistematiğini bile çıkarmış. Burada anlatamayacağım kadar karmaşık bir konu diyeceğim ve ben de onun zamanındaki insanlar gibi kendisini sorgulamayacağım :) Aristo'nun zamanında sorgulanmadan kabul gören görüşlere resmen tepki olarak Pyrrhon doğmuş diyebiliriz.
Gerçeklik kavramını şüphecilik penceresinden sorgulayan ilk düşünürdür diyebiliriz Pyrrhon için. Gerçek dediğimiz kavramın duyularımız aracılığı ile oluştuğu için aldatıcı olabileceğini düşünmüş. Fakat burada savunduğu şey gördüğüm veya duyduğum şeyin geçekliğini sorgulamak değildir. Benim dışımdaki bir varlığın var oluşu hakkında kesin yargılarda bulunamam diyor temelde. Buna yargısızlık hali deniyor, diğer adı ile epokhe. Fakat bu düşüncede ileri gittiği söyleniyor. Uçurumun kenarında bile olsa, bir adım sonra düşüp düşmeyeceğinizden emin olmazsınız diye düşündüğü ve yaşamasının mucize olduğu söyleniyor. Bu biraz da abartı olabilir tabi :) Pyrrhon resmen şüphecilik akımını başlatıyor diyebiliriz.
Aşırıya kaçan başka düşünceler de var bu serideki filozoflarda. Pyrrhon bunlardan ilki. Gerçekliği sorgulamak veya kabullenmemek onu değiştirmez ama seni etkiler çıkarımını yapıyorum ben. Çünkü sen o gerçeklik içerisinde bir parçasın, ister rüya olsun ister gerçek. Benim hayat anlayışıma göre yargısızlık hali çok anlamlı, gördün duydun yaşadın diye bundan sonraki bütün deneyimlerin aynı olacak diye bir kaide yoktur her zaman. Evrenin işleyen yasaları hakkında konuşmuyorsak her zaman bir şüphecilik yani yanılma payı bırakmalı ve mümkün oldukça yargısız olmalıyız bence. Bilgisiz değil, yargısız.
Epikuros hayatın anlamını sorgulamak adına ölüm üzerine çok düşünmüş. Hayatı ölüm ile anlamlandırmaya çalışmış. Mutlu ve tatminkar bir hayatın formülünü az eşya, az insan ve az bağımlılık olarak görmüş. Azıcık aşım, ağrısız başım misali. Bu yüzden hayatta sonu gelmeyecek hazlar aramak yerine tatmin edilebilir basit amaçlarla yaşamayı ilke edinmiş. Ölümden sonrasını tamamen başka bir safha olarak görmüş. Ölüm anında kendinizi görmeyeceksiniz diyor mesela, o anda bambaşka bir boyutta olacaksınız çünkü. Hatta ölümü büyük bir trajedi olarak görmemiş ve aslında doğmadan önceki safhanın da ölüme benzer şekilde karanlık olduğunu öne sürmüş. Ben varsam ölüm yoktur, ölüm varsa ben yokumdur şeklinde bir sözü var.
Burada hayattan haz almanın ve hayatın anlamını bulmanın ölüm üzerine kurgulanması dikkatimi çekiyor. Ama bu şekilde insan yaşayış biçimini fiziksel olarak nihai sonuna göre biçimlendirmiş oluyor. Bana sorarsanız bu yaklaşım anlamlı gelmiyor. Sonlar süreçleri anlamlı kılmaz genelde. Acaba yok olma korkusunun dürtüsü mü böyle düşündürüyor? Bazı açılardan tek tanrılı bir dine inanan bir insan gibi görünüyor. Bir yandan da "ben varsam ölüm yoktur, ölüm varsa ben hiç olmamışımdır" mantığını şöyle anladım: Var olan yok olamaz, yok olan var olamaz. Ölüm dediğimiz olayı sadece bir geçiş olarak anlamlandırıyor sanki.
Kitapta stoacı akım 3 filozof ile örneklendirmiş. Madem olayları önemsiyoruz, önemsememe veya gerekli şeyleri önemseme sanatını öğrenelim mantığı ile yola çıkmış bu 3 filozof. Sadece müdahil olabileceğin şeyleri dikkate alıyor olmalısın. Çünkü başına gelen şeyler kontrolün dışındadır ama bu olaylara karşı takındığın tutum senin kontrolündedir.
Stoacı anlayış dünyada çok yaygın ve konusu da epeyce geniş eğer araştırırsanız. Ama bu anlayışın aşırısı veya amacından sapmış hali bir boşvermişlik veya vurdumduymazlık veya gamsızlık veya duyarsızlıktır. Sonunda bencilliğe de çıkar. Esasında stoacılık tepkilerini değerlendirmektir, tepkisizlik değil. Pyrrhon 'da bilgisizlik değil, algıladığından şüphe etmek gerekir demiştim. Bu açıdan bu düşünce de aşırıya kaçmamak kaydı ile bir kenarda dursun derim. Ayrıca fark ettiğim bir konu daha var. Felsefi akımlar daha spesifik konulara yoğunlaşmaya başladı gibi geliyor. Varlık, yokluk, gerçeklik gibi kavramlardan ölüm, hayat anlayışı, öğretiler gibi konulara yöneldik sanki.
Kitapta tanrı üzerine sorgulamalar yapan ilk filozof olan Agustinus bu konuda öncekilerden farklı olarak "nasıl yaşamalıyım" sorusunu sormuş. Ayrıca bir tanrı varsa bu tanrı neden dünyada kötülüklerin olmasına izin veriyor sorusunu ilk soran filozof da olabilir. Bu soruya verilen cevaplardan birisi iyilik ve kötülük tanrılarının var olduğu kabulüdür, yani manicilik. Fakat bu düşünce ona yeterli gelmez ve insanın özgür iradesinin varlığı ile iyilik ve kötülüğün anlam kazandığını çıkarımlar. Yani iyiliği ve kötülüğü doğuran süreçte insanın özgür iradesi vardır. Kendisi bir hıristiyandır ve din ile felsefeyi birleştirmeye çalışmıştır. Agustinus der ki, tanrı zaten bütün ipleri elinde tutuyorsa, yaşamanın veya kişiliğin ne anlamı kalır? Sadece yazılanı oynayan kuklalar mıyız yoksa özgür iradesi ile iyiyi ve kötüyü ayırt edip seçim yapan canlılar mıyız? Agustinus 'a göre seçimlerimiz oluyor, ki zaten hıristiyanlık anlayışında da bu şekilde.
Agustinus 'un doğudaki karşılığı da İbni Sina 'dır aslında. İlk defa burada dini inanışların direkt olarak bir filozofu etkilediği ve yönlendirdiği görünüyor. Bu noktada insan şunu sorar: Dinler insan uydurması mıdır yoksa tanrıdan veya bir üst seviye güçten mi gelmektedir? Eğer insan uydurması olduğuna inanırsanız seçeneğiniz yol çok farklı olacaktır. Dini temellere dayalı filozofların da düşüncelerinin uydurma olduğu sonucuna varırsınız. Eğer tanrısal bir varlığa inanıyorsanız, felsefenizi tanrıdan bağımsız yapamazsınız. Bunun arası yoktur bence. Arası varsa da yumuşatılmış veya güçsüzleştirilmiş bir tanrı inancıdır. "Eğer senaryoyu tanrı yazmış ve bizi yönetiyorsa ve bizim irademiz yoksa seçim dediğimiz şey nedir" diye sormuş sıradaki filozof Boethius.
Kitaptaki birçok filozofun inişli çıkışlı hayatları olmuş. Boethius da Socrates gibi idam edilen bir filozof ve kimseyi suçsuz olduğuna inandıramamış. (Buna ileride bir gün gerçeklik kavramı içinde adaletten bahsederken değineceğim muhtemelen) Hapiste ölümü beklerken "Felsefenin Tesellisi" isimli kitabını yazıyor ve bu kitap işler tersine döndüğünde felsefi bir tavrı nasıl takınabileceğimizi anlatıyor. Yani başımıza gelen sıkıntılarda tavrımı felsefi açıdan nasıl belirleyebilirim. O da kendi zamanında hıristiyanlıktan esinleniyor. Agustinus gibi hür iradeye sahip olduğunu, tanrının seçenekleri yarattığını ve seçimleri bize bıraktığını çıkarımlıyor.
Boethius 'un başına gelenler çok saçma. İnsan da genelde başına anlamlandıramadığı şeyler geldiğinde derinlere dalıyor. Haksız yere hapse düştüğünüzde veya birisi sizi yaraladığında veya işinizi kaybettiğinizde olduğu gibi. Kısacası "böyle birşey neden oldu" sorusuna mantıklı bir cevap bulamadığınızda olduğu gibi. Boethius bu durumda tesellinin felsefe ile mümkün olabileceğini söylüyor. Dini inanışlar sıkıntının tanrı tarafından geldiğine inanıyor. Bazıları da bunun karşılığında tanrının insanı ödüllendireceğine inanıyor. Burada ben de kötülük karşılığında mükafat olacağını düşünenlerdenim ama esas dikkatimi çeken şu: Sadece başımıza gelen bir olay bile koca evreni, tanrıyı, kendimizi sorgulamaya yetebiliyor. Buna rağmen birçok insan başından geçenler sonucunda olduğu gibi kalmayı başarıyor. Yani hiç mi sorgulamıyorsunuz, hiç mi anlam çıkarmaya çalışmıyorsunuz. Hayattaki herşey bu kadar mı anlamsız?
Boethius 'dan sonra 600 yıllık bir sıçrama yaparak Anselmus ve Aquinas 'a geçiyor kitap. Bu arada doğuda islamiyet yayılmaya başlıyor ama o kısım kitapta yok. Çünkü kitap batı felsefesi üzerine yazılmış. Tabi ki budizm veya benzeri anlayışlar da kitapta mevcut değil. Orası başka bir dünya ve eğer felsefe konusunda konuşulacaksa öğrenilmesi gerek. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)
Bir yorum yazabilirsiniz