Kendime tam olarak bir eğitimci diyemem ama eğitim konusunda hem kafa yormuş hem de çalışmış bir insanım. Babamın profesör olmasından da kaynaklı bir durum muhtemelen :D Kasım 2023 itibari ile 2,5 yıldır Bilge Adam Teknoloji 'de yazılım eğitmeni olarak çalışıyorum. Evet öğretmenlik bölümü mezunu olmadığım için çoğunlukla yazılım eğitimi üzerine tecrübem var doğal olarak. Fakat bu süre zarfında eğitim dediğimizde, nasıl olmalı veya olmamalı sorusunun çok geniş bir dünya olduğunu fark ettim. Uzmanlık alanı eğitim olan birçok insan da katılacaktır sanırım bu görüşüme. (Yazıyı yazıp bitirdikten sonra bu noktada konunun öğretmenlerle değil sistemle alakalı olduğunu da belirtme ihtiyacı duydum, yanlış anlaşılma olmasın :)
Çocukluktan geleceğe, 3 'ün 5 'in hesabı üzerine kurulmuş çok kötü bir sistemimiz var ve kötü eğitim geleceği öldürür. Eğitim ve öğretim farklı kavramlardır. Bu iki kavramı ya karıştırıyoruz yada birisini göz ardı ediyoruz. Yerine, zamanına, konusuna ve kişisine göre değişiklik gösterebilecek süreçleri fabrikasyona dönüştürüyoruz. Kimseye akıl vermek için değil ama eğitim alanında şahit olduğum yanlışları başkalarının yaşamaması için birkaç başlıkta kendi tecrübelerimden yola çıkarak aktardım. İlkokulda, lisede, üniversitede ve hayatın içinde başlıkları ile 4 ana başlığım olacak. Yazılım eğitimi konusu başlı başına ayrı bir yazı olacak.
Türkiye 'deki eğitim sisteminin bir türlü yerine oturmaması ve verimsiz olması üzerine 1000 satır yazılabilir ama benim konuya bakış açım daha analitik olacak. Biz çocukluğumuzda okulu sınav yapılan ve dersler geçilen yer gibi yaşadık ve geçtik. Benden öncekiler böyle miydi kesin birşey söyleyemem. Z kuşağı neslinin de bizden çok farklı olmadığını düşünüyorum. Bizim zamanımızda (sanırsın 100 yıl oldu :D ) 1 'den 5 'e kadar not alıyorduk ve bununla değerlendiriliyorduk, bir karne alıyorduk. Bu karnede bir de davranış notları oluyordu, öğretmenlerin gözlemleri yani. Davranış notu iyi olunca "iyi çocuk ama dersleri zayıf" dedirtebiliyordu. Fakat ana hedefimiz derslerimizin hepsinin 5 olması idi. Yani "bu çocuk it kopuk ama dersleri geçiyor" da olabiliyordu, ekstrem durumlar da olsa.
Sistem o kadar sakat ki, bir dersten 4 alsan "aaaa çalışmadın mı" oluyordu. 3 alırsan "bu çocuk çalışmıyor bunu sanayiye verelim". Daha ilk okulda çocuğun yeteneğini keşfetmek şöyle dursun, matematik, fen, türkçe, tarih, resim, beden eğitimi gibi her daldan ders veriyorsun, sonra da hepsinin 5 olmasını bekliyorsun. Daha o yaşlarda yaratıcılığı öldürüp ezbere sisteme adapte ediyorsun. Normalde not skalasında 1 kaldı, 2 kanaat notu ile geçebilir, 3 orta halli geçer, 4 iyi ve 5 çok iyi demektir. Yani 3 ile dersi geçmekte bir sakınca yoktur. 5 ile geçtiğin ders de senin yeteneğini öne çıkartır. Biz hepsini 5 'le geçmeye programlandık ve ileride herbokolog olacak insanların temellerini attık.
Çocuk yaşta derslere konsantre olmasını ve hepsini yüksek notla geçmesini beklediğiniz çocuklar baskı altında büyüyor. Yani örneğin dini sebeplerle baskı yapılmasının dışında modern ailelerde bile genç yaşta okul baskısı kurulabiliyor. Bu çocuklara kimse "nelerden hoşlanıyorsun" diye sormuyor. "En iyi dersin ne" diye soruyorlar, sanki derslerin aralarında bir yarış varmış gibi. Küçük nüansa dikkat edin. Çocuk yaşta çıkıp ben resim seviyorum veya ingilizce seviyorum veya matematiği seviyorum diyecek kadar kendinin farkında bireylerin sayısı çok az. Övünmek gibi olmasın ama ben onlardan biriydim :) Evet bir çocuğun böyle bilinçli davranmasını ve kendini keşfetmesini bekleyemeyebiliriz. Tam da bu yüzden ebeveyn olmak dediğimiz bir kavram var. Çocuğun karşısına ilgi alanlarını deneme fırsatı çıkarmak ve yeteneklerine veya sevdiği şeylere yönelebilmesini sağlamak gerekiyor.
Öğretmek ve eğitmek farklı kavramlardır demiştim. Biz sadece öğretiyoruz. Öğrendiklerini papağan gibi tekrar edebilenleri de övüyoruz. Bunu daha ilkokuldan başlatıyoruz. İlgilenip cevherini ortaya çıkarmak yerine hepsini ortak şablona veya şekle sokmaya çalışıyoruz. Yani hem eğitim sistemi kötü hem de anne babalar anne baba olmaktan habersiz. Ağaç yaşken eğilir demiyorlar boşuna. Çocuklukta davranışların ve bilgi birikiminin gelişmesi için "bu budur şu şudur" şeklinde ezbere direktifler vermek yerine sebep sonuç ilişkisi kurmak, keşfettirmek, örneklendirmek gibi yaklaşımlarla henüz yoğurulmamış bir hamura alışkanlıklar kazandırıyor olmamız lazım.
Tabi bunun için empati de çok gerekli. Siz hiç çocuk olmadınız mı? Onların yaşadığı zaman ile sizin yaşadığınız zaman farklı mesela. Acaba onlar neler hissediyor, neler bekliyor? Empati çok zor bir iş ve giderek de kaybolan bir yetenek. Kendinizi çocuk yerine koyup dünyaya bakabiliyor musunuz? Bütün dersleri 5 ile geçebileceğinizi düşünür müydünüz? Bu mükemmeliyetçilik baskısı hoşunuza gider miydi? Anne babanızın sizin tabiri mazur görün, eşek gibi çalışmanız sonucunda aldığınız karne ile övünmesi veya yetersizliğinizi yakınlarınızın önünde yermesi hoşunuza gider miydi?
Bir de ders formatları var. Her dersin kendine göre eğitim formatı bile ayrı olmalı. Her ders kara tahtaya yazılarak anlatılmaz. Matematik ve türkçeyi veya fen dersleri ve tarihi bir tutuyoruz. Her dalın öğretmeni kendi konusunda nasıl eğitim verebilirim diye düşünüyordur, benim alanım yazılım olduğu için başka yazıda yazdım. Kimi yerde örneklendirmek kimi yerde ispat etmek kimi yerde oyuna çevirmek kimi yerde tekrar tekrar okutmak veya yazdırmak... gibi çok farklı yaklaşımlar olmalı. Ama en önemlisi, anlatan kişi anlattığı kişilerin de insan olduğunu unutmamalı.
Bu sıkıntılarla hem çocukluğunu yaşayamayan çocuklar yetişiyor, hem de orta okul yada lise yıllarında bir şekile bürünememiş bir hamur oluyor. Anne baba olmak ve çocuk yetiştirmek diye bir kavram var, bilmiyorum insanlar hala bunun farkında mı? Sokağa bırakınca yada öğretmene teslim edince çocuk kendi kendine büyüyünce anne babalık oluyor mu sizce? Temel insani değerleri, çalışkan olmayı ama inek olmamayı, empati yapmayı öğretmekle uğraşmadığınız ve bu konularda eğitimsiz yetişen bir çocuk ergenlikte kendi şeklini kendisi verecek, arkadaşlarının etkisi ile. Sonra bu çocuk neden böyle oldu diyeceksiniz. Sosyal yönü de çokça dahil olan bir konudur eğitim ama ben konuyu dağıtmayayım.
Yaş biraz ilerleyince geçiyoruz üniversite hazırlık yıllarına, yani ergenliğe. Bu zamanların psikolojisi çok farklı olacak. Sistemsel olarak ilkokuldan saçma kurallarla dünyaya dair bir resim çizemeyerek büyüyoruz ve bunun sıkıntıları lisede de yaşanıyor. Ezberci ve baskıcı sistemden çıkmış, üniversiteye hazırlanan, hayatını şekillendirmek üzere kararlar vermesi gereken bir ergenden bahsediyoruz. Bu cümle bile insana eyvah dedirtiyor :D
Hepimiz zamanında ergendik. Ben daha az ergendim :) Biz liseye yarış atı gibi hazırlandık ve liseyi de yarış atı gibi geçirdik. Şimdi bu olay ilkokula da inmiş sanırım. Lise aşamasında ders notları nisbeten daha az sorun olabiliyor ama burada da bir üniversite sınavı sorunsalı çıkıyor. Gençlerin, kendini keşfetmesi, bir hedef belirlemesi, o hedef için istikrarlı bir şekilde (ergenlikten geçerken) çalışması ve belli bir sınav puanı veya üniversite tutturması gerekiyor. Hatta belki de maddi imkansızlıklar yüzünden tam burslu kazanması gerekiyor. Veya ülke ekonomisine göre çalışıp para kazanamayacağını düşündüğü bazı mesleklere hiç yönelmiyor bile. Yani sorumluluk burada çok büyük.
Lise yıllarında sözelci - sayısalcı - eşit ağırlıkçı diye bir ayırım vardı, sanırım hala var. (100 yaşında gibi konuşuyorum) Bu ayrım mantıklı idi. Geç de olsa öğrenciler kendilerini bir alana kanalize edecek fırsat yakalıyorlardı çünkü. Fakat fen lisesinde okuduğunuz zaman sözel bölüm yazdığınızda puan mı kırılıyordu, öyle birşey vardı. Bir taraftan düzgün sistemi kurup bir taraftan bozuyoruz. Ama en azından aklı ermeye başlayan genç bireylerin kendi hayatlarını tatmin olarak geçirebilecekleri bir alan seçme olanakları var. İnsan beyni matematik - fen alanlarına yatkın olabilidiği gibi okumaya ve iletişime yani sözel alanlara da yatkın olabiliyor. Kimisi de ikisinden bir parça belki. Ama malesef para kazandıracak meslekler diye bir kavramımız var ve temelde sözel - sayısal gibi ayrılması gereken öğrenciler, para kazanma derdi olan ve olmayan şeklinde ayrılıyor.
Ben lise seviyesinde eğitimin her vatandaşa şart olması gerektiğini savunuyorum. Bu liselerin topyekün puanlarına göre değil de 3 alanda puan sıralamasına göre olmasını doğru bulabilirim. Mesela sözel liseler, sayısal liseler ve eşit ağırlık liseler gibi. Bir sözel lise de yüksek puanlı olabilir mesela. Bu liselerde de üniversitede çok yüksek puan hedeflemek yerine mesleki tanıtımların ağırlıklı olması ve seçmeli derslerin olması mantıklı olabilirdi. Bizim zamanımızda (ne zamanlarmış aga) kimya, fizik, biyoloji, matematik, geometri, türkçe, edebiyat, tarih ve sayısalcı olduğumuz için türev, integral, trigonometri..vs her naneyi gördük.
Kişisel olarak öğrenmeye karşı bir itirazım yok da bunların hepsi sınavda çıkıyordu, sorun o. İlkokul da olsa lise de olsa temel dersler tabi ki olmalı, ki bunlar bence türkçe, matematik, tarih ve coğrafyadır. Ama arkadaş ben Karlofça anlaşmasının ne zaman nerede yapıldığını ezberleyemiyorum yahu, durmuyor kafada. "Bu benim hayatımda ne işe yarayacak" diye sormuyorum, bazı konular hayatını bir bisikletin destek tekerleri gibi yürütür, görmezsin ama seni ayakta tutar. Ama yetenek dediğimiz konu işin içine girdiğinde zorlamamak gerekiyor. Hedefimiz hiç soru kaçırmadan en yüksek puanı almak olduğu için ezberle geç dedik o zamanlar, ne dersleri sevdik ne de birşey anladık. Ben fiziği çok severdim ve iyi yapardım. Bilinçli bir liseli olarak öğrendiklerimi unutmayıp geliştirmeye çalışmıştım.
Tabi işin yine empati kısmı var. O yaşlarda gençlerin sizin otoritenizi kabul etmesini, bilinçli olmasını ve yaptıklarının veya yapmadıklarının sonuçları ile yüzleşeceğini bilmesini bekleyemezsiniz. Biz de bu da yok. Cezalarla öğretmek yada eğitmek gibi bir mantık var. Lisede çok sevdiğimiz hocalar vardı, hepsinin ortak özelliği bizimle ayarını kaçırmadan arkadaş gibi konuşabilmeleri idi. "Dersine çalış yoksa hayatın kararır" diyen bir öğretmen emin olun zerre kadar nüfuz edemiyor öğrenciye. Uyarısı çok doğru bile olsa, ergenlik zamanında kafası bulutlarda olan öğrencinin yediği hurmalar sonradan tırmalayacak bile olsa, bunu söylemenin bir yolu olmalı değil mi? İlkokulda her dersin anlatımı için farklı yollar nasıl olmalı diye düşünmüştük. Burada da bu ciddiyeti nasıl yerleştireceğiz veya ayaklarının yere basmasını nasıl sağlayacağız diye düşünmek gerekiyor.
İşte bu yapılmadan, her dersi öğren, gece gündüz çalış, 1 soru daha çöz, rakiplerin uyumuyor (banane üç harfli küfür diyesim geliyor), tıp kazanamazsan işsiz kalırsın ..vs gibi bir format var. Bir de anne babaların meslek beğenmemesi var. Belli meslekler kötüdür veya belli meslekler iyidir gibi. Kendi yaşadığı deneyimi dünyanın her yerinde de genel geçer doğru olacağını varsayacak kadar tek yönlü gelişebilmiş insanlar var. Ülkede bir yandan da ekonomik çöküntü var. Bütün sorunlardan sıyrılsan bile işe yarar bir meslek seçeyim derdi var. Genç olmak zor bu ülkede. Çünkü ne yaptırım gücün var, ne de sistemden çıkma imkanın.
Böylece 1001 türlü hata ile lise yılları da verimsiz geçiyor, kendini tanımadan bitiyor. Bunun eksiklerini de sonra üniversitede fark edeceğiz. Büyüme kavramını sadece yaş olarak ifade ettiğimiz bir sayının büyümesi olarak görüyoruz sanki. Bu yılların derdi baskılar, sınavlar ve kaygılar olmamalı. Bu durumdan bunalan gençler, "uzaklaşayım da neresi olursa olsun" diye düşünebiliyor. Zaten kuşak çatışmaları yaşanıyorken bir yandan aile dediğimiz olgu da zedelendiği için üniversite kaçış ve özgürlük gibi görünüyor.
Üniversitelerimiz mantar gibi türedi ve içi boşaldı malesef. Puanlar düştü, kontenjanlar kapasiteyi aştı, okuyan gençler işssiz sayılmadığı için işsizlik düşük göründü ..vs. Vasatlık imparatorluğu kuruldu. Ama dediğim gibi siyasete girmeden konuşmak lazım burayı. Liseden bilinçsiz gelen genç hevesleri ile veya hırsları ile bir meslek edinmek üzere tercih yapıyor ve üniversiteye geliyor. Yada zorla diploması olsun diye geliyor. Arada pişmanlıklar da oluyor kaçınılmaz olarak. Üniversite eğitimi dediğin çağı yakalayan universal dediğimiz evrensel normlara uygun insanlar yetiştiriyor olmalı. Bu kişiler birkaç yıl sonra bir mesleği icra ediyor olacak. Doğrudan veya dolaylı olarak insan hayatına dokunacak. Yaptığı iş ile para kazanacak veya katma değer üretecek. Lisede belki işler çok ciddiye binmemişti ama bu aşamada yapılan hataların geri bildirimi çok kötü oluyor.
Bizim üniversiteler hangi hocaya hangi dersi verdirebiliyorsa ayarlayıp mezun verebiliyor. Bazıları bölümünde uzman olmayan devşirmelere ders anlattırıyor. Seçmeli dersler var ama ya seçilemiyor yada zorunlu olarak seçiliyor :) Akademik kadrolarda torpil dönüyor, hocaların öğrencilere hayrı olmuyor. Ders içerikleri dünyadaki gelişmeler takip edilerek güncellenmiyor. Yaparak öğrenme yeterince teşvik edilmiyor, imkan bulamıyor. Laboratuvar ve deney odaklı bölümler veya sahada çalışması gereken bölümler kağıt üstünde çalışıyor... Saymakla bitmez.
Üniversite çağındaki öğrenci dünyada kendine bir yer aramaya başlıyor. Lisede temeli atılmayan konu bu. Hem meslek edinmek hem para kazanmak hem de çevre edinmek gibi dertler çıkıyor karşısına bir anda. Çünkü bu günlere yalnız başına ve tek yönlü bir sistemle geliyor. Böyle olunca kafasını hayata hazırlanmak yerine başka şeylere odaklayabiliyor. Siyasete atılmak, mafyaya katılmak, madde kullanımı... gibi ekstrem yerlere uzanabiliyor konu. Çünkü kendi tanımını oralarda bulabiliyor. Bir hoca da çıkıp "siz bir bireysiniz ve kendinizi burada edindiğiniz vizyon ile tamamlayacaksınız" demiyor. Her dönem kendinden önceki dönemin eksiklerini kapatmaya çalışıyor.
En masum sorunu bile düşünsek, yanlış üniversite tercihi çok kötü sonuçlar doğuruyor. Üniversite sınavı gerçekten saçma bir sınav, bir de bilinçsiz tercih dediğimiz olay var. Örneğin matematikten nefret edip mühendis olan da gördüm, biyoloji dersinde 3-4 tane iç organ sayamayıp tıp okuyanı da gördüm. Bu bir yandan depresyon demek, çünkü aslında hiç olamayacağınız birisi olmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da bu mühendisin hatalı cihaz üretmesi veya doktorun yanlış teşhis koyması demek. Üniversite hata kaldıracak bir zaman dilimi değil. En kötü ihtimalle hayatınızın geri alamayacağınız 2-3 yılını heba edip tekrar sınava hazırlanıp sıfırdan istediğiniz bölüme yerleşmeye çalışmanı gerekiyor. Zaman da bedava değil tabi.
Üniversite idealde öğrencilerin kendi şehirlerinden çıkıp yeni insanlar, görüşler tanıması ve deneyimler kazanması için bir fırsat olmalıdır. Kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlanır bu sürede. Birey olarak toplumda kendini nasıl konumlandıracağının bir provasını yapması için bir ortam sunmalıdır. Hatta öğrenciler, kız arkadaş veya erkek arkadaş tecrübeleri yaşamalı ve karşı cins ile nasıl iletişim kurması gerektiğini, belki de yanlışlar yaparak, öğrenebilmelidir. Evden üniversite okumak veya aynı şehirde üniversite okumak bile bir anlamda yarım kalmışlıktır. Tabi ki maddi imkanı olmayıp şehir dışına çıkamayanlar olduğunu çok iyi biliyorum. Ama yaşamadığın tecrübeler daha sonra kendi hayatını kurduğunda veya işe girdiğinde tamamlayamadığın bir cümle veya giremediğin bir ortam veya yakalayamadığın bir fırsat olarak karşına çıkabiliyor.
Üniversite zamanının çok önemli bir yönü de mesleki deneyim veya tecrübe kazanmak olmalı. Stajlar yada bitirme projesi gibi uygulamalar olmalı. Sadece akademik kadronun verdiği ile yetinmek yerine bildiklerini uygulama ve gözlemleme fırsatı olmalı. Aksi takdirde uygulanmamış öğrenim ve konusunda eğitilmemiş birey mezun oluyor. Yazılım alanında stajlarını pandemiden dolayı proje olarak yapanlar görüyorum. Staş olmayınca bir takımda çalışmak, bazen işleri yürütmek, sistemi iyi veya kötü yönleri ile tanımak gibi tecrübeler eksik kalıyor. Her meslekte pratik yapmak dediğimiz bir kavram var. Pratiksiz mezun sudan çıkmış balığa döner. Bu konuda üniversite ve özel sektör işbirlikleri olmalı. Yada devlet kurumları bile ortak olabilir. Yani 10 yıldan fazla süren eğitim öğretim yıllarının sonunda elimizde işe yarar birşey kalsın bir zahmet.
Hepsinden ayrı, yıllarca okul okuyup bitirdiniz ama bir de insan olarak eğitilmek var. Konunu sosyal bağlamı da çok yüksek demiştim. Eğitilebilen, değişebilendir. Öğrenmek biraz beyni olan her canlının gösterebileceği bir davranıştır. Ama öğrendiğini hayatına geçirebilmek, alışkanlık haline getirebilmek veya kendini bir şekilde ona göre adapte edebilmek eğitimdir. Yıllarca oku, izle, dinle, gör ama sonunda dünyaya bakış açın değişmiyorsa, bildiklerin seni hiç değiştirmiyorsa, ben buna cehalet diyorum.
Önce kendimizi eğitilebilir hale getirmemiz gerekiyor. İnsan olmanın bile bir eğitimi var. Sözde iyiyi kötüyü ayırt etmek ile kalsa bir yapay zeka bile insan olurdu. Davranışınızı veya duygusal zekanızı eğitmek de birer eğitimdir. Bunlar, öğretmenleri olmadan da kendi kendine gelişebilmelidir. Sadece beklentilerimizi doğrulamak için okuyorsak veya araştırıyorsak bu bize birşey katmıyor. Tek yönlü olmamamız gerekiyor yani. Sonra bir insan nasıl eğitilir, eğitim sistemi nasıl olmalıdır diye düşünebiliriz.
Çok okuyan çok bilir mi? Muhtemelen evet. Peki çok bilen çok faydalı oluyor mu her zaman? Hiç sanmıyorum. Bu duruma eminim binlerce örnek görmüşsünüzdür. Biz sadece öğretim kavramına odaklanıyoruz hayatta her alanda. Eğitim kısmını herkes başkasına paslamaya çalışıyor yada umursamıyor. Zaten bu kavramları yerine doğru düzgün oturtmuş olsaydık, anlamlı ve bilinçli bir eğitim sistemimiz olurdu ve bu yazı gereksiz ve anlamsız olurdu.
Sonuç olarak, eğitim kavramı neresinden tutsan elinde kalıyor. İlkokulda ders anlatmanın dışında sosyal beceriler de olmalı. Lise yıllarında sınav kaygısı yerine geleceğin doktoru, mühendisi, öğretmeni, avukatı ...vs siz olacaksınız bilinci verilmeli. Üniversiteler vize final ortalama kasmak yada her sene aynı dersi tekrar etmek yerine dünyaya açılabilecek yeterlilikte ve birey olmayı bilen mezunlar veriyor olmalı. Bu kadar sorunu kim nasıl düzeltecek bir fikrim yok. Herşeyi öğretmenler mi çözecek? Tabi ki hayır. Sistemsel sorunlarımız ve temelde anlayış sıkıntılarımız var. Sistem yanlış ise çözüm önce sistemi getiren anlayışı değiştirmektir.
Bu yazıdan hareketle eğitmen yada öğretmen başlığı da bambaşka bir yazı içeriğidir fakat eğitmen kim olmalı, nasıl olmalı gibi soruların cevabını verecek kadar bilgim yok. Yazılım eğitimi üzerine ise ayrı bir yazı olacak. Yazı çok karanlık ve sıkıcı oldu. Sıkıntılara hangi yoldan düştük diye sorarak çözümü temelde aramaya çalıştım. Ama eminim bazılarınız "vallahi aynı bizim yıllar" gibi tepkiler vermişsinizdir veya hayatınız film şeridi gibi gözünüzün önünden geçmiştir. Korkmayın ölmüyorsunuz, sadece bir blog yazısı okudunuz :) Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)
Ömer FARUK Balci̇
Çok haklısınız hocam , bence üniversite bitmeden üniversitenin içerisinde bir iş dünyası olmalı özellikle yazılımcılar için 👏🏼