Yıllardır, hatta çocukluktan beri, düşündüğüm ama ifade etmekte çok zorlandığım soyut bir kavramdır inanmak. Blogda yazmayı belki de 3-4 yıl önce düşündüğüm ama bir türlü toplarlayamadığım bu konuyu biraz da monolog şeklinde yazabileceğimi fark ettim. Normalde bir giriş, gelişme ve sonuç şeklinde yazmaya çalışıyorum ama bu konu bölümlere ayırmak için fazla derin. İnanmak nedir, nasıl inanılır? Hatta vermek istediğim mesajı en baştan vereyim. Aslında inandığımızı söylediğimiz hiçbirşeye tam olarak inanmıyoruz. Hatta inanma kavramını yanlış kullanıyoruz çoğu zaman. Günün sonunda biraz da kendimizi kandırıyoruz. İşte bunu ifade etmeye çalışacağım.
Müslüman bir ailede ve çevrede büyüdüğüm için çocukluğumda insanların tanrıya inandığını görüyordum. Sonra doğal olarak bana da Allah 'ın varlığından ve birliğinden bahsettiler ve Allah 'a inanmam gerektiğini söylediler. O kısımda biraz kafam karıştı. Durduk yere birileri söylüyor diye görmediğim bir varlığa nasıl inanabilirim? Yani inanmam için elimde bir veri veya delil olması gerekmez mi?
Bu durumda da senin aklın ermese de, anlamasan da inan diyenler oldu. Tabi ki yargılamıyorum o insanları. Büyüyünce anlarsın diyenler oldu. Kötü şeyleri anlatıp bunlardan uzak durmak gerektiğini söyleyenler oldu. Bir harf kâtipsiz olmaz diye söze başlayanlar oldu. Peygamber geldi ve böyle anlattı diye açıklayanlar oldu. Bunun gibi herkes kendince sebeplerini ve delillerini öne sürdü. Bu benim kafamı daha da karıştırdı. O insanların bulduğu sebepler beni için anlamlı veya yeterli olamıyordu. Tabi ki yazının konusu tanrı inancı değil. Ben sonra biraz daha derine inmeye çalıştım.
İnsanların inandıklarını söyledikleri şeye nasıl inandıklarını sorguladım. Herkes elindeki verilerle, elle tutulur gerçeklerle bir çıkarım yapmayı tercih ediyordu. Çünkü kimse görmediği, duymadığı, dokunamadığı bir varlık ile ilgili kesin bir yargıda bulunamaz. Bilinmeyen diye bir kavram var. İnanmak için öncelikle bir bilinmeyen gerekiyor. Ama insanlar bilinen şeyler üzerinden de inanma argümanını ileri sürüyorlar. İşte burada karışıklık başlıyor.
Benim bir tanrının varlığına kuru kuruya inanmak yerine, tanrının varlığını anlamlı bulmam da insanoğlunun yetersizliğini görmem ile oldu. Aklımızın almadığı şeyler var olabildiğine göre, bir tanrının da var olması ve aklımızın alamadığı şeyleri düzene koyması çok olası geldi. Bu da benim kendimce gördüklerime dayalı idi Tanrı konusuna tekrar geleceğim. Önce bir zar atalım.
Zar attığımda bir sayı geleceğine inanıp o sayıya oynayabilirsiniz. Mesela 3. Neden 3? Hiçbir fikriniz yok. Neden diğerleri değil? Yine bir fikriniz yok. O an 3 geleceğine inandınız. İşte inanmak için bir bilinmeyen gerekir demiştik. Ne olacağı hakkında hiçbir fikriniz yokken 3 sayısına inandınız. Tabi ki yanılabilirsiniz de. Peki zarı attıktan sonra 4 gelirse, zarın 4 geleceğine inanıyorum ifadesi mantıklı olur mu? Hayır olmaz, o sadece bir bilgidir.
Şimdi biraz da gündelik hayata bakmaya çalışalım. Burada insanların yanlış anlamaları başlıyor. Bizler genelde çıkarımlar yaparız. Çıkarımlar da belli istatistikler üzerine olur. Bir olasılığı diğerlerinden üstün tutar ve onu seçeriz. Buna da inanmak deriz. Bu yanlış bir tanımdır. Mesela elimden bıraktığım bir elmanın düşeceğine inanırız değil mi? Çünkü elma milyon kere bile bırakılsa hepsinde düşecektir. Ama farz edin ki bir kere düşmedi ve havada asılı kaldı. O zaman bir sonraki seferde elmanın düşüp düşmeyeceğinden şüphe eder ama muhtemelen yine düşeceğini düşünürsünüz. Ama insanlar burada "düşeceğine inanıyorum" derler. Bu yanlış bir tabir işte.
İnanç bir sonuç değil bir başlangıçtır. Birşeyler bildikten sonra inanmaya başlamazsınız, inanmaya başlayınca davranışlarınızı şekillendirirsiniz. Bu yüzden çoğunlukla inanmak dediğimiz kavram düşüncelerden ibaret. Sonra inançlarım dediğiniz şeylere çok tutuluyorsunuz veya aksine fazla manipüle ediliyorsunuz. İnsan çıkarım yaparken orta noktada durabilmeli ve taraf seçmekten kaçınabilmelidir. Bunu da göz ardı edince saçma inançlarını saçma sebeplere dayandırmış ve sıkı sıkı sarılmış milyonlar çıkıyor ortaya.
Esasında inanmak zor bir iş olmalı. Biz insanlar delil görmeden inanma konusunda zayıfız. Mesela çok yakın bir arkadaşınız kavga var gel dese belki de sorgulamadan gidersiniz. Çünkü daha önce hiç yalan söylememiştir veya bu konudan ilk defa bahsettiğine göre doğru olmalıdır değil mi? Tanrıya inanmak için de birilerinin bize mucize kıvamında birşeyler getirmesini bekleriz. Aslında biraz da bu yüzden peygamberler gönderiliyor.
Ama somut delilimiz olmadan inandığımız şeyler de yok değil. Mesela iyi insanların kazanacağına inanırız. Veya paranın mutluluk getirmeyeceğine inanırız, halbuki hiç zengin olup test etmemişizdir. Veya aksine zengin olunca mutlu olacağınıza inanabilirsiniz. İçimden bir ses böyle söylüyor dediğimiz zamanlar da mevcut. Ama tanrı konusunda içimizdeki ses farklı söyleyebiliyor :) Bu konuya da evren teorisi yazımda değinmiştim.
Bu dünyadaki görüşlerimizin çoğu varsayımlarımız veya beklentilerden ibaret. Çok sınırlı bilgilerle çıkarım yaptığımızın da farkında değiliz. Mesela insan inancını nasıl savunabilir? Aslında savunamaz. Bana neden tanrıya inanıyorsun dediğinizde sınırlı bilgimle edindiğim izlenimden bahsedebilirim. İnanmayan birisi de kendi sınırlı bilgisi ile sezgilerinden bahsedebilir. Ama biz garip bir şekilde inançları tartışırız. Aslında çıkarımları tartışıyoruz ama konuyu yanlış açıdan tartışınca verimli olmuyor.
Böylece ortaya karşık bir blog yazısı daha bitmiş oldu. Amacım insanları küçük görmek değil ama bu konunun yanlış yorumlanması bence bizi kısır tartışmalara götürüyor. Kendi bulduğum ve çok sevdiğim şu söz ile yazıyı bitirebilirim sanırım. Hayat her zaman beklentilerinizden ve varsayımlarınızdan fazlasıdır. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)
Bir yorum yazabilirsiniz