1984 'te mi yaşıyoruz?

George Orwell 'in 1984 isimli kitabını okudum. Gerçekten zamanının ilerisinde ve insanoğlunun kaçınılmaz olarak varacağı noktayı çok iyi inceleyen bir kitap. Günümüz gerçekliğini anlamak adına mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Bu yazımda kitaptan yaptığım çıkarımlarımı ve dünyadaki yansımalarını algıladığım kadarı ile anlatacağım. Yazının sonlarına doğru spoiler 'lar da var.

Kitapta bir yönetim sistemi anlatılıyor. Bu yönetim sistemi monarşi veya otokrasiye benziyor. Sistemin başında hayal mi gerçek mi olduğu tam olarak bilinmeyen bir büyük birader bulunuyor. Fakat bütün sistem bu büyük biradere tapınırcasına itaat edenler tarafından yönetiliyor. Bu yapıya da iç parti deniyor. Bu iç partide gerçek bakanlığı, sevgi bakanlığı gibi absürt bakanlıklar bulunuyor. Sistemin bütün amacı ise hiçbirşeyi sorgulamayan ve sistemin izin verdikleri dışında insani duyguları yaşamayan insanları yönetmek. Bu durumda doğal olarak baş kaldıranlar oluyor ve kitap önce sistemi sonra da başkaldırış denemesini anlatıyor.

Kitapta dikkatimi çekenler

Kitabı okurken bazı anlatılar gerçekle ilintisi dolayısı ile dikkatimi çekti ve not aldım. Öncelikle bunları açıklamak istiyorum.

Kitapta bir noktada iç partinin sürekli teyakkuzda olduğunu anlatıyor. Yani sistem, devlet için çalışanlardan herhangi birisi bir şekilde sistem dışına çıkmaya çalışacak olursa anında bilmek istiyor. Bunun için bir davranış veya delil beklemiyor. Düşünce suçu denilen bir suç icat ediyor ve insanları sürekli gözlem altında tutuyor. Bu yüzden sürekli büyük birader sizi izliyor mesajı veriliyor ve insanlar evlerinde ve iş yerlerinde bir ekran vasıtası ile gözlemleniyor. Bir insanın bakışından veya hareketinden bile şüphe duyuluyor. İşte buna korku denir. Bu gibi sistemler pamuk ipliğine bağlı olduğu için son derece paranoyak ve baskıcı olmak zorundadır. Zira korkmak için çok sebebi vardır. Kulağa tanıdık geldi mi?

İç parti sürekli anarşistlere, yani sisteme baş kaldıranlara karşı nefret pompalıyor. Bunu düzenli öfke seansları ile yapıyor. Neden öfke pompalanıyor diye düşünürsek muhtemelen öfkenin kontrol edilmesi en kolay duygu olmasındandır. İnsanları bir şeye veya kişiye karşı öfkelendirmek onu sevdirmekten daha kolaydır. Ayrıca öfke insanı kör edebilir, diğer akl-ı selim düşüncelere yer vermeyebilir. Buna da kutuplaşma diyoruz sanki. Bu sayede insanlar sisteme karşı düşünce suçu işlemeye yönelmez ve büyük biradere tapınmaya devam edebilir.

Kitaptaki sistem sürekli tek düzelik ve iradesiz uyumluluk bekliyor insanlardan. Bu da gerçeğe yakın bir çıkarım aslında. Sistem aşırı parti yanlılarını bile yutuyor. Çünkü bu insanların bir gün olmaması gerektiği kadar fazla güce veya nüfuza sahip olmasından korkuyor. Otokratik sistemlerde yeri sağlam olan tek kişi sistemin başındaki kişi oluyor genelde.

Sistem sizin aslında insan olmanızı yasaklıyor. Düşünceler kontrol altına alınamadığı için eylemler bastırılarak düşünceler fabrike edilmeye çalışılıyor. Çünkü nihayetinde bir insan çok basit düzeyde bile olsa bir sorgulama yapar. Çocukluktan itibaren büyük biradere tapınarak yetişseniz bile bir yerde aklınızda soru işareti uyandıracak şeyler olur. Tabi bu durumda bile gördüklerinizi inkâr edip bildiklerinize inanmaya devam etmeyi tercih edebilirsiniz. Fakat yine de aklınıza gelecek olan sorulardan kaçamazsınız.

Zaten fikirlerinizi genişletmek isteseniz ve dünyaya açılmak isteseniz bile bu önleniyor. Nasıl mı? Yabancı dil öğrenilmesi yasaklanıyor. Bu sayede dünyada olup biteni bilme şansınız kalmıyor. Sadece partinin size söylediğini doğru kabul etmekten başka birşey yapamıyorsunuz.

Aslına bakarsanız kitap neredeyse Kuzey Kore 'yi tarif etmiş. Bence bir insana bağlanmak bir partiye bağlanmaktan daha kolaydır. Bu yüzden sistemin başında büyük birader var ve onun sisteminin en iyi ve en doğru olduğu sürekli olarak empoze ediliyor. Bazen diyorum Kuzey Kore 'de bir grup insan cahillik mutluluktur mantığı ile mutlu mu acaba? Çünkü aklını ipotek ettirip önüne koyulana sorgusuz inanmak belki de insanı düşünme zorluğundan alıyor ve boş bir keyif veriyordur. Belki de bu insanlar sadece Kuzey Kore 'de değildir...

Dünyaya bakalım

Bence kitap aslında kapitalizmin varmak istediği pik noktayı tarif ediyor. Sadece ekonomi kısmına fazla değinmiyor, düşünsel ve felsefi kısmına odaklanıyor. İster kapitalizm, ister emperyalizm ister sömürgecilik olsun, ortak olan en büyük amaç zengin olmak değildir. Geri kalan çoğunluğu ihtiyaçlar hiyerarşisinde dibe itmek ve orada tutabilmektir. Herşey ve her türlü kontrol bir zümrenin olsun ve gerisi hiçbir şeye sahip olmasın... Dünyanın gitmek istediği nokta bu. Ve bu zümre dediğimiz ise yaklaşık dünyanın %1 'i. Buna ben 99 'a 1 kuralı diyorum kendimce.

Kapitalizm iki ayakla gelir. Birisi sizi dibe itmekle sorumludur diğeri ise sizi orada tutmakla. Bunun için bize akıl tutulması dediğimiz şey gerekiyor. Aksi takdirde aşağıdaki insanlar mutlaka yukarı çıkmak isteyecektir. İşte kapitalizm öyle bir şekilde uygulanmalıdır ki insanlar yukarı çıkabilecekmiş gibi yaşasın ama hiç çıkamasınlar. Veya yukarı çıkmaya çalışacak güçleri olmasın. Veya sürekli uğraş vermekten sistemi sorgulayacak veya değiştirmek için çaba harcayacak zamanı ve gücü kalmasın. Bir yanda maddi kapitalizm, diğer yanda düşünsel kapitalizm..

Dünyaya baktığınızda emperyalist ülkelerin sürekli savaş çıkardığını veya savaş varmış gibi gösterdiğini görürsünüz. Çünkü hayatta kalma içgüdüsü insanın bir sisteme biat etmesini sağlayan en büyük etmenlerden birisidir. Diğeri de öfke demiştik mesela. Bu sayede hem fakir ülkelerde 99 'a 1 kuralına doğru adım atılıyor hem de zengin ülkelerde insanlar sistemi sorgulamak yerine biat etmeyi tercih edebiliyor.

Kitaptaki gerçek bakanlığına günümüzde ihtiyaç yok aslında. Gerçek bakanlığı sürekli eski ve güncel verileri düzelten ve yanlışları hiç yapılmamış gibi göstermekten sorumlu olan bakanlık olarak anlatılıyor. Fakat dünyaya baktığınızda politikacılar bugün ak dediğine yarın kara diyebiliyor. Hiçbir mantıklı açıklama yapmadan, hiç utanmadan, hiç çekinmeden hem de.. Gündem isimli yazımda bahsetmiştim, çok önemli gündemlerimiz sürekli yeni gündemler altında ezilip kayboluyor demiştim. Bu da politikacılara U dönüşü olanağı sağlıyor. Ayrıca beni daha çok korkutan şey insanların da bu 180 derece dönüşlere ayak uydurması. Çünkü kitapta iç partinin elde etmek için çok çaba sarf ettiği insanları, internetin ve bilginin her yerde olduğu dünyada bugün bulabiliyoruz. Bu korkunç.

Kitaptaki insanları sürekli gözlemlenme durumunu orada anlatıldığı gibi günümüzde uygulamak mantıklı değil gibi görünüyor. Ama bana sorarsanız bu iş için için akıllı telefonlarımız ve laptoplarımız var zaten. Ayrıca online varlığımızın çok gizli olduğunu da hiç sanmıyorum. Günümüzde data science 'ın yani veri biliminin çok popüler olmasının altında gizli bir ajanda olduğunu düşünüyorum. Verilerimiz nasıl ve nereden toplanıyor diye her defasına soruyorum. Yapay zekanın da bir gün insan mimleme konusunda kullanılacağından adım gibi eminim :)

Benim çıkarımlarım

Kitaptaki sisteme dünyada Kuzey Kore 'den sonra Çin çok yaklaşıyor. Rusya, Belarus, Macaristan ve Türkiye gibi tek adama bağlı yönetimler bu yolda ilerlemeye çalışıyor. Amerika 'nın ise muhtemelen en büyük hayali böyle sisteme sahip olmaktır. Ama bu demek değil ki diğer gelişmiş ülkeler gayet demokrat ve medeni.

Metaverse yazısında hangi yapı yuttuk diye bir soru sormuştum. Bize sunulanı mı almaya niyetliyiz yoksa sorgulayıp yeni ufuklar açmaya mı? Algoritmalar isimli yazıda da eylemlerimizi algoritmaların belirlediğini söylemiştim. Algoritmaların hükümdarlığı altında yaşadığımızı belirtmiştim. Kitapta ise gerçek bakanlığı yeni bir dil türetiyor. Bu sayede sadece düşünülmesine izin verdiği kavramları dile alıyor gerisini atıyor. Okuduktan sonra böyle yeni bir dil türetilmesinin gerekli olup olmadığını da sorguladım. Aklıma şöyle bir soru geldi: Bir kavramı ortadan kaldırmak için önce kavramı ifade eden kelimeyi mi lügatten kaldırırsınız, yoksa direkt olarak kavramın kendisini ortadan kaldırmaya yönelerek kelimenin zamanla unutulmasını mı beklersiniz?

Bir kelimeyi dünyadan silmek zor olsa gerek. Kitaptaki gerçek dışı noktalardan birisi bu. Günümüzde örneğin adalet denildiğinde tarafsızlık anlaşılmıyor artık. Para ile satın alınabilen ve keyif ile yönetilen bir sistem kafamıza oturmuş durumda. Bunu tekrar tekrar yaparak işlediler ve artık biz de onlar gibi düşünmeye başladık, sanki normal birşeymiş gibi. Ne demiştim, hangi hapı yuttuk, hangi algoritmalar bizi yönetiyor?

Kitabın ilerleyen bölümlerinde olaylar değişiyor. Bu kısım spoiler içeriyor. Baş kahramanımız yakalanınca sistem onu itaate zorluyor. Burası da gerçekle uyuşmuyor. Çünkü insan şu soruyu soruyor: Bu sistem kime ne kazandırıyor? Sahipler refah ve rahatlık içinde mi yaşıyor? Kitaba göre böyle bir durum yok. Sistem sadece baskılıyor ve kendini idame ettiriyor. Kitabın sonlarında kahramanımızı zorla iknaya götürmelerinin bir anlamı yok. Günümüzde dünyadaki sistemler bu insanları bir şekilde yok etmeyi çok yi biliyor. Sizi ikna için uğraşmıyor veya ne düşündüğünüz ile ilgilenmiyor. Kafanızı kaldırırsanız zaten biçme makinesi hazır sizi bekliyor.

Bu şekilde incelemeye gayet müsait bir kitabı bitirmiş oldum. Yazarın maksimum hayal gücü ile zamanının ötesinde kurguladığı anormal dünyadan çok da farklı değil dünyamız. Bu nasıl oldu sorusunu siz sorgulayın. Ben günümüzü bu pencereden çok net görebiliyorum. Geleceğimiz ise geçmişimizi ve günümüzü unutmamakta saklıdır demiştim Gündem isimli yazımda. Daha normal bir dünya umudu ile bir sonraki yazıda görüşmek üzere..


Bir yorum yazabilirsiniz